top of page
Ara

Ütopya ve Distopya Arasında "Biz nerede duruyoruz?"

Yazı: Selin Ciftci

 

Between Utopia and Dystopia "Where do we stand?



Abstract: This article is a review about the exhibition about the Artist 2017 held in TUYAP Art Fair. Artist, within the framework of the concept of "utopia"; involves multi-curated collective works and makes us question how we could find a place in a dystopia maturing in the utopia of the power.

 

Inna Henriksson, Gizli Lenin, 2013, kağıt üzerine dijital baskı, enstalasyon


TÜYAP’ta 27.si düzenlenen Artist Sanat Fuarı, bu sene ‘Ütopya’ kavramı çerçevesinde; sergiler, paneller, performanslar, atölyeler aracılığı ile geçen yıl yapılan ‘Umulmadık Topraklar’ başlıklı fuara benzer bir şekilde çok küratörlü kolektif bir çalışmayı içeriyor. Kolektif üretim süreci bağlamında, , totaliter olma eleştirisiyle karşı karşıya bırakılan ütopyaların, kendine içkin ve özerk olan sanat yoluyla ifade edilme çabasının önemini vurgulamak gerekiyor. Fuara hakim olan bu kolektif arzu, , ‘Kadıköy Kooparatifi’, ‘Taşeron Bağımsız Sanat İnisiyatifi, ‘Merkezkaç Sanat Kolektifi’ gibi oluşumlara ek olarak, ‘Black Market International’ gibi kolektif bir örgütün öncülerinden, performans sanatçısı Roi Vaara’nın da katılımıyla kendini gösterirken, her bir işin kendi ütopya alanlarının olduğu, kendi içinde öbekleşen organik bir sergi tasarımıyla da desteklenmek isteniyor.

Öncelikle fuarın, içinde bulunduğu mimari yapının koşullarını zorlayarak, kavramsal içeriğini, ezbere gelmiş lineer aksları kıran, kendi içinde parçalanan, eklemlenerek kümelenen, birbirine referans vermeyi amaçlayan, bir yerleşme tasarımı üzerinden tercüme etmeye çalışması hemen farkediliyor. Bu organik yerleşme o kadar güçlü ki, yapılan işle sergi düzeni arasında bir rol çalma eğilimini düşündürmesinin yanında; aynı salonu paylaştığı gridal, tek düze galeri düzenleriyle de bir araya gelince mekanlar arası geçişlerdeki çatışma hem fiziksel hem kavramsal bağlamda etkisini daha çarpıcı bir şekilde hissettiriyor. Her ne kadar serginin organik tasarımı, istikrarlı tanımlanmadığı için gözden kaçabilen, fuar alanının sınırlarına sıkışmış, tesadüfi mekansal boşluklara sebebiyet vermiş olsa da, Brian O’Doherty’nin galeri ve müzelerin hayat ve sanat arasındaki organik ilişkiyi kopardığını savunduğu ‘beyaz küp’ çözümlemesine alternatif bir cevap niteliği taşıyarak, kamusal bir alana yayılmış olması ve ana sahneyi kamusal bir toplanma alanı/meydan olarak merkeze yerleştirmesiyle de bu savı destekliyor. Sergi sizi Yağmur Çalış’ın kağıdı hamur haline getirerek yapmış olduğu, ölçeğinin büyüklüğüyle de mekanı dönüştürme gücüne sahip ‘Kelebek Etkisi’ adlı bir heykel çalışmasıyla karşılıyor. Ancak bu karşılama, serginin geri kalanı için bir yönlendirme, bir rota tanımlamıyor, bu yüzden sergiyi tek bir yönelim ya da bir hikaye düzeni üzerinden ele almak mümkün görünmüyor.

Bu dizimin, serginin genelinde olmasa da; ütopyayı belirli başlıklar ve kavram çerçeveleri altında ele alarak , mekansal olarak örgütlenmiş işler arasında sağlandığını söylemek mümkün. Özellikle Rafet Arslan küratörlüğünde bir araya gelmiş olan ‘Kara Ütopya’ başlıklı, ütopyanın gerçekçiliği ve gerçekleşebilir olması üzerine tasalanan küme, kuramsal dili, ziyaretçi tarafından anlaşılması kolay bir dille tercüme eden ve kendi içinde bir yönelim tarif eden kitapçık tasarımıyla içeriğini daha görünür kılıyor. Tüm bunlara ek olarak, geçen yıllardan farklı bir şekilde, fuarın içeriğinde, ‘müziğe ayrılan yerin artarak, Evrim Hikmet Öğüt küratörlüğünde; ‘Sessel Ütopyalar’ başlığı altındaki çoğunluğu interaktif öğelerden oluşan işlerle kendine daha geniş bir yer bulduğunu görmek sevindirici.

Kavramsal bağlamda, fuar; ana çerçevesi ütopya olan, ancak izleyenin kendini ütopya ve distopya arasında gidip gelen, nerede duracağını kestiremediği bir sarkaç gibi hissettiği hararetli bir tartışma ortamına oturuyor. Bu kavramsal tartışmanın en büyük dayanağının içinde bulunduğumuz zaman dilimi olduğunu söylemek mümkün. Bir yandan ütopik bir idealinin pratikte gerçeklik bulduğu işçi,asker ve köylü ittifakını savunan, Ekim Devrimi’nin 100.yılına girmişken, bir yandan da hızını alamadan erk olanın ütopyasına olgunlaşan bir distopyada yer bulmaya çalışıyoruz. Bu iki kavram arasında yerini arayan fuar, ‘peki biz nerede duruyoruz? ’ sorusuna dair bir cevap arayışına girmenize sebep oluyor. Bu açıdan sergideki işleri ütopyayı savunanlar, onu distopik gerçeklikle eleştirenler ve ütopya ve distopya arasına sıkışanlar olarak sınıflandırmamız olası görünüyor.

Bu tartışma düzleminde net olarak iki ayrı uca oturan işlerden biri Minna Henriksson’ın fotograf enstalasyon çalışması, diğeriyse Cevahir Buğu’nun ‘Apocalypse: ‘ İnsansız Gelecek Ütopyası’ adlı video gösterimi. Sezgin Boynik küratörlüğünde ‘Gelecek Olarak Hatırlamak’ başlığı altında toplanan işlerden biri olan Minna Henriksson’ın çalışması, Ekim Devrimi’ni bir gelecek olarak düşündürmeyi amaçlarken, adeta Lenin’i kutsayarak, onun farklı coğrafyalarda nasıl hatırlandığını merak ediyor ve Finlandiya üzerine yoğunlaşarak, Lenin’in izlerini sürüyor. Buna karşılık, Begüm Özden Fırat küratörlüğünde toplanan ‘Felaket ve Rüya Alemi’ grubunda yer alan , Cevahir Buğu’nun video gösterimi ise, 21.yy’da ütopya düşüncesinin nasıl itibarsızlaştırıldığını soruyor, ve bu bağlamda Bulgaristan’ın en büyük kominist anıtı olan ‘Buzluca Anıtı’nın zamanla terk edilişini, ‘Katı Olan Her Şey Buharlaşır’ mottosuyla vurgulayarak kutsal olanın dünyevileştiği gerçeğini yüzümüze çarpıyor. Benzer şekilde Mahmut Koyuncu Küratörlüğünde bir araya gelen ‘Şimdi ve Burada’ ekibindeki Özge Topçu’nun ‘Nature Morte’ adlı enstalasyon çalışması da, yüceltilen mimari ikonların, günlük objelere dönüşerek yapıların idealist anlamlarını yitirdiğini söyleyerek, ütopya kavramındaki çözülmeye dikkat çekiyor. Birbirlerine sırtını dönen bu iki işin, birbirine dokunduğu noktada ise arada kalanlar/sıkışanlar yer alıyor.


Ütopyanın kendi içindeki çelişkilerini sorgulayan Taner Güven küratörlüğündeki ‘Sınırsız-Sınıfsız’ grubu ile sergi metnine referansla her ütopyanın bir distopya olup olmadığını dert edinen Fırat Arapoğlu küratörlüğündeki ‘Düşeyebileceğin Tek Yer’ başlıklı grup arada kalanlara güçlü iki örnek teşkil ediyor. Nitekim aynı grupta bulunan, İnsel İnan’ın kültür-sanat alanındaki yayınları, çeşitli metaforlarla yüklü işkence aletleri ile sıkıştırdığı işi ‘Sıkışmış Ütopyalar’ adlı enstalasyon çalışması da bu arada kalma durumu konusunda ifadesi güçlü işlerden.

Ütopya kavramının, ütopik, distopik ve arada,birbiri içine geçmiş,sıkışmış yaklaşımlarla çekiştirildiği işlerin yer aldığı bu kaygan zeminde, sergi boyunca kendimize bir yer bulmak zorlaşıyor olsa da ülke ve dünya gündemi açısından içinden geçtiğimiz ikircikli dönemde, devam edebilmek, üretebilmek için umudun kıymetli ve korunması gerektiği düşüncesi ağır basıyor. ‘Last Exit to Utopia’ tabelasıyla Versus Art Project altındaki ‘Kentsel Ütopyalar’; ütopyanın ümidini geçmişe referans vermeden ‘içinde bulunduğumuz zaman diliminde, tam olarak "şu anda" koruyor. Oldukça dirençli bir böcek olan karafatmayı, ‘canavar’la özdeşleştirerek, Robert Borgan’ın canavar olmak hakkında söylediği : ‘Canavar olmak ne kişisel bir meseledir, ne de bir hastalık veya toplumsal vaziyet. ‘Canavar’ bir zihinsel çerçeve, bir pratikler kümesi, insanlar hakkında düşünmenin ve onları temsil etmenin biçimidir.’ Söylemini akla getirirken, çıkış yolunun direnmekten geçtiği bir yol haritası sunuyor; üstelik bunu yaparken duvarlara yerlere graffiti olarak serpiştirdiği karafatmaların yoluna Vahit Tuna işi olan; sopası ‘cop’tan, ‘şeker’i polis kaskından oluşan bir lolipopu da koymayı ihmal etmiyor.


Bu karşılaşmada Nietzsche’ye referansla, bizi öldürmeyen şey, bizi güçlendirir mi bilmiyoruz, ancak öldürdüğünü de biliyoruz. Ütopya başlığı altında, kavramsal bir tartışma zeminine oturan fuarda, nerede duracağına dair bir cevap bulmak açısından, fuar kapsamında Ali Artun’un ‘Ütopya’nın Sonu Mu?’ başlıklı metninde bahsettiği ‘Hiçbir şey öldürülmeye çalışıldığı günkü kadar güçlü değilidir’ sözü de umuda karşı sorumluluk bağlamında direnme savını destekliyor.

Comments


bottom of page