Düşmüş dünya

“Gazap kaplanları,öğreti atlarından daha bilgedir.”
William Blake, Cehennem Özdeyişleri, The Marriage of Heaven and Hell
Kırmızı zeminin hemen üzerinde biçimsiz uzuvlarıyla poz veren fantastik yaratıklar, Antik Yunan heykellerini andıran atletik vücudu, kıvırcık saçları, gururlu yüz ifadesi ve ışıltılı kanatlarıyla alışılmışın dışında biçimlenen şeytan figürleri ve alev sarısına karışmış solgun mavisiyle sarmal halinde aşağı doğru sürüklenen yeraltı dünyası…
Kuvvetle muhtemel keçi sakallı, kambur bir simyacının gördüğü rüyalardan ya da masasında unuttuğu not defterinden kırpılmış kesitler gibi galeri mekânında beliriveren bu mistik dünya William Blake ve çağdaşlarının, Tolkien’in kaleminden çok önce, Orta Dünya’nın habercisi olan masalsı evrenlerine ait. Budapeşte Güzel Sanatlar Müzesi’nin Tate Koleksiyonu’ndan bir seçkiyle sunduğu bu evren, galeriyi boylu boyunca dolaşan gri duvarın üzerinde bağlamından bağımsız doğrusal ilerleyen zaman çizelgesine göre, 18. yüzyıl İngilteresi’nin ayaklanmalar ve savaşlarla geçen yağmurlu ikliminde, Aydınlanma Çağı, Sanayi Devrimi, Fransız İhtilali gibi büyük dönüşümlerin eteğine kuruluyor.
Bugünden bakıldığında bilgi, üretim ve iktidar ekseninde yepyeni şeyler söyleyen, modernite, akılcılık, eşitlik gibi kavramlarla eş değer tutulan bu zaman skalası, kentin yürüyen insanının gözünde, makinelerin monoton sesinin, kömür isinin, saat kulelerinin ve yükselen bina gölgelerinin gündelik hayata sızdığı ve zamanla şehri çeperinden kıskacına aldığı başka bir evreyi de simgeliyor. Blake için bu dönüşüm Londra’daki evinin birkaç yüz metre ilerisinde Thames Nehri’nin kıyısında her gün görmekten ve gürültüsünü duymaktan bıktığı Albion Değirmeni’yle vücut buluyor olsa gerek. Dünyanın ilk buharlı un değirmeni olan bu fabrika dönemin bir kısım insanları için teknoloji harikasıyken, Blake için insan ruhunu dahi öğüten mekanik bir canavardan farksız değil. Nitekim Jerusalem (1804) şiirindeki dark Satanic Mills (karanlık, şeytani değirmenler) ifadesinin de fabrikanın yanmış kalıntılarından ilham aldığı tahmin ediliyor.
Geleneksel yaşamın tekdüzeleştiği yeni düzen, ağır çalışma koşullarını ve sosyal sorunları da beraberinde getiriyor. Fabrikaların dar bacalarını temizlemek için çocuk işçiler tercih edilirken, elliden fazla kişinin bir araya gelmesini yasaklayan susturma yasalarını (The Gagging Acts), işçilerin iş bırakmasını suç sayan master-servant kanunları izliyor, hatta bugün nostaljik bulunan gaz lambalarının kullanılmaya başlamasıyla önceden güneşin doğuşu ve batışıyla sınırlı olan çalışma saatlerine “gece vardiyası” kavramı girmiş oluyor, böylelikle fabrikalar da 24 saat çalışan mekanizmalara dönüşüyor. Dolayısıyla Fransız İhtilali’nin yarattığı değişim umutları, yerini savaşların getirdiği otoriter bir yönetime, bir tür kölelik sistemine ve sansür ortamına bırakırken, devlet baskısının arttığı ve muhalif görüşlerin takip edildiği bu düzlemde sanatçılar da fikirlerini doğrudan söylemek yerine çareyi mistik semboller ve mitolojik anlatımlar kullanmakta buluyorlar. The Marriage Of Heaven And Hell: William Blake And His Contemporaries sergisi de bu belirsiz ve baskıcı sosyal yapının izdüşümlerini sanatçıların gözünden takip ediyor. Çünkü aslında zaman çizelgesini taşıyan gri duvarın sunduğu duraklar sergideki eserlerin temelindeki o karanlık atmosferi doğrudan şekillendiren şey.
Sergide Blake’e hem ilham aldığı hem de ilham olduğu sanatçılar eşlik ediyor. Henry Fuseli’nin huzursuz kadın figürlerini (The Debutante, 1807) bir adım ötesinde Thomas Rowlandson’ın çirkin gülümsemesi ve çarpık gözleriyle The Judge (Yargıç) portresi takip ediyor. Blake’in yosunlarla kaplı tekinsiz bir kayada, elinde pergeliyle sınırlar çizen yalnız Newtonu’na, Francis Danby’nin doğanın devasa gücü karşısında insanın çaresizliğini haykıran Tufanı (The Deluge, 1840) karşılık veriyor. Blake’in Tanrıça Hecatesi’nin (Hecate or the Three Fates, 1795) boşluğa ve karanlığın derinliklerine dalan donuk, kehanet dolu bakışları; Mortimer’in vahşi deniz canavarlarında (Fish Devouring Shell Food, 1770) somut birer dehşete dönüşüyor. Bir ucu açık, diğeri muğlak bu dünyada ortama ağırlığını koyan korku iklimini gotik detaylar iyice sivriltip pekiştiriyor, kendi heybetini dayatarak ezici hale getiriyor. Yer yer bir kulaklık yardımıyla sesini bulan el yazması şiirlerle, sembolik çizimlere eşlik eden yaldızlı detaylarla bölünen bu tekinsiz karanlık, bir süre sonra kendine romantizmin kırmızı kadife ve italik fontuyla nefeslendiği yeni bir ağırlık kuşanıyor.
Bu açıdan sergi, Blake’i genellikle toplumdan yalıtılmış, vahiyler gören bir “deli” gibi etiketleyenlerin ya da çağının çok ötesinde yalnız bir dahi gibi tasvir edenlerin aksine dönemin baskıcı, sansürcü ve kısıtlayıcı ikliminin yarattığı klostrofobinin ne kadar kolektif olduğunu görünür kılıyor. Her şeyin ölçülebilir, satılabilir ve kontrol edilebilir olduğunu savunan bu düzen Blake gibi dönemdaşlarını da metalik tadına boğarken, romantizmin bilinçaltına, mitoslara ve rasyonel aklın reddettiği o masalsı dehşete ne kadar bağlı olduğunu kanıtlıyor. Sisteme karşı hayal gücünü silahlaştıran bu tavır, dönemin sanatçılarının kendilerine özgü kurdukları mitolojilerini, ezoterik dünyalarını ve kahramanlarını araçsallaştırıp bir tür direniş enstrümanı haline getiriyor ve şaşırtıcı biçimde gerçekle çok daha derin bir ilişki içinde olduklarını açığa çıkarıyor.
Bilgeliğin ılımlılıkla ve temkinle değil, hareketle ve içgörüyle elde edileceğini savunan, geleneksel iyi ve kötü, melek ve şeytan kavramlarını tersine çeviren Blake’in mirası, bugünün karmaşık sorunlarına da yalnızca rasyonel ve “iyi” çözümler aramak yerine ilhamını ve ateşini aldığı yaratıcı kaosu, tutkuyu ve devrimci öfkeyi kucaklamamız gerektiğini söylüyor. Günümüzün belirsiz iklimi, karmaşası ve arayışı içinde Blake’in evrenine yeniden bakmayı öneren sergi, gri alanlarda ve çelişkilerin içinde gezinme cesaretini de izleyicisinden esirgemiyor.



Yorumlar