top of page

Sirkte bir salıncak

4sa.
3 dakikada okunur
Conrad S. Schick, Kutsal Kabir Kilisesi ve çevresinin maketi, Kudüs, 1862, Fotoğraf: Adi Gilad, In statu quo: structures of negotiation, İsrail Pavyonu, 2018 Venedik Mimarlık Bienali
Conrad S. Schick, Kutsal Kabir Kilisesi ve çevresinin maketi, Kudüs, 1862, Fotoğraf: Adi Gilad, In statu quo: structures of negotiation, İsrail Pavyonu, 2018 Venedik Mimarlık Bienali

2025 Venedik Mimarlık Bienali, Intelligens. Natural. Artificial. Collective. başlıklarıyla mimarlığın doğa, teknoloji ve toplumla olan ilişkisine dair yeni oyun alanlarını bir araya getirip gelecek üzerine umut filizlendirmeyi denerken, yerçekimi mimarlık gündeminin yakan topunu yıkıntıların kucağına bırakıveriyor. 


Kutsal toprakların Netflix’in sarı renk filtresine indirgenmiş, yıkılmış, işgal edilmiş şehirleriyle 

karar alıcıların, politik çatışmaların, mekânsal şiddetin ve toplumsal travmaların gerçeğinden pek de uzaklaşamayan mimarlık bugün de ideolojilerin, direnişin ve hafızanın sahnesi olmaktan kaçamıyor. Hemen yanı başımızda devlet politikalarının, işgal stratejilerinin ve yerel direnişlerin mekânsal izdüşümüne dönüşen mimarlık, yıkılanın yeniden inşasıyla, inşa edilenin yeniden yıkılmasıyla savaş ve barış arasında sallandığı bir çıkmaza giriyor.


Kendini var eden savaşı ve barışı, çatışma ekosistemini bir tür değerler, inançlar kümesiyle anlamlandırma ihtiyacı hisseden -ve bana kalırsa bugün gelinen noktada onu da hissetmeyen- çıkmazdaki mimarlığın karar alıcıları, performanslarını sundukları toprakların ismini de haklı çıkarmak adına “kutsal” kavramının korunaklı çatısına sığınıyor. Kelime anlamı “bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması gereken” olarak tanımlanan bu ulvi sıfat, araçsallaşan mimarlıkta sahneyi kuran değiştikçe her defasında yeniden tanımlanıyor, böylelikle karar alıcı onun suretinde tahakkümünü yeniden inşa edebiliyor. Kutsalın cisimleştiği, atfedildiği toprak, mekân artık sadece inançla, dayandığı kolektif hafızayla değil, korkuyla, yasayla, mülkiyetle veya iktidarla mukaddes olma sıfatını kazanabilir hale geliyor. Kutsal mekânı aşkın kılan palimpsest hafıza da var olan durumunu korumaya çalışan karar alıcının sığ denizinde homojenleşmeye mahkum kalıyor. 


Ancak aslında buradaki statüko kutsalı değil, kutsal üzerinden meşrulaştırdığı kendi varlığını sürdürmeye çalışıyor. Örneğin 2018 Venedik Mimarlık Bienali’nde İsrail Pavyonu’nda zamanında Osmanlı ilişkileri güçlü Alman bir mimarın ustalıklı elinden çıkan modeliyle yer bulan Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi’nin aşkın anlamını koruyabilen, onu kıymetli kılan mirasını 19.yy’dan bugüne taşıyabilen güç, statükonun kutsalı koruyan tavrı oluyor. Altı farklı Hristiyan mezhebinin milimetrik uzlaşılarla bölüştüğü bir tür mekânsal anlaşmalar rejimine karşılık gelen bu yapının bugün tek bir egemene indirgenmeden katmanlı hafızasını çoklu ritüellerle tazeleyip sürdürmesini sağlayan şey de yine statükonun müzakereye açık ama değişime kapalı yapısı. Mekânın sunduğu gergin koreografide tek bir merdiveni yerinden oynatmayan bu katı sistem, toz toprak içinde boğuşan coğrafyada yapının heterojen varlığının tek garantisi çünkü. Şehr-i mübarek İstanbul’a uzandığımızda ise Ayasofya benzer kolektif hafızaya ve çeşitliliğe sahip olmasına rağmen, aynı katmanlılığı mekânında devam ettiremiyor. Yani Kudüs’te statüko mekânı korur ama dönüştürmezken, İstanbul’da statüko el değiştirdikçe mekânı dönüştürüp kutsalı yeniden tanımlamayı tercih ediyor. 


Meret Oppenheim, Savaş ve Barış, 1943, Kunstmuseum Basel.
Meret Oppenheim, Savaş ve Barış, 1943, Kunstmuseum Basel.

Statükonun müzakereye açık yapısı dahi mimarlığı yıkım ve inşa arasında salınan muğlak pozisyonundan daha ileriye taşıyamıyor. Çünkü kutsal, kimi zaman barışçıl bir koruma kalkanı gibi sunulurken, kimi zaman da yıkımı meşrulaştıran bir söylem haline geliyor. Bir yapı, bir meydan, şehrin bir parçası, ister kutsal olduğu için dönüştürülsün, ister dönüştürülmesin diye kutsal kılınsın, her iki durumda da mimarlık, ya bir tehdit ya da bir vaat olarak konumlandırılıyor. Taş üstünde taş kalmayan Filistin’in yeniden inşasına dair yayınlanan yapay zeka reklamları örneğin, gerçekleşen bir tehdidin vaatlerinin davulunu çalıyor. Bir barış çağrısını değil, şehre dair hafıza kırılmasını, silme denemesini empoze ediyor. Dolayısıyla mimarlık sıkıştığı yerde ne bütünüyle barışı inşa edebiliyor, ne yıkımı belgeleyebiliyor ne de yeni bir söz söyleyebiliyor; kutsal adına yapılan her müdahale ile bir adım daha kendi araçsallığının, ideolojik pozisyonunun içine çekilmek zorunda kalıyor. 

Ben de geri çekilip önümdeki tabloya bakınca mimarlığın dengesini arayan şakül gibi çıkmazda gidip gelen salıncağını Oppenheim’ın Savaş ve Barış’ındaki bir tepenin yamacına yerleştirmek istiyorum. Gördüğüm manzara kuzunun gördüklerinden farklı değil, yeryüzü daha az yeşil, daha çok sarı, gece muhtemelen o kadar sakin değil, ama sirk aynı sirk.


Yorumlar


bottom of page