Sisi’nin alışverişi

Avusturya İmparatoriçesi Elizabeth’in namıdiğer Sisi’nin kişisel eşyalarının sergilendiği Sisi Müzesi’nin önündeki sıra, uzun pelerinli, fötr şapkalı faytoncunun az önce söylenerek geçtiği caddeye kadar uzanıyor. Kuyruktaki kalabalığı geride bıraktıktan sonra, Hofburg İmparatorluk Sarayı’nın görkemli meydanından Neue Burg binası girişine kendimi atıyorum. Merdivenlerin hemen başındaki galeri İngiliz bir çiftin 1950'lerden kalma fotoğraf albümlerini başlangıç noktası alan, II. Dünya Savaşı sonrasında Avusturya'nın turizm merkezine dönüşme halini araştıran Holidays in Austria. Reinventing a Tourist Destination (Avusturya'da Tatiller. Bir Turistik Destinasyonu Yeniden Keşfetmek) sergisine ayrılmış. Alpler, vals, Mozart gibi imgelerle Avusturya turizmini ülkenin kimliğini şekillendiren bir unsur olarak ele alan sergi, bu imgelerin ne kadarının “doğal”, ne kadarının “üretilmiş” olduğunu tartışmaya açıyor. Serginin bu tartışmayı doğrudan kendi coğrafyasında yürütmesi, parıltılı turistik yüzeyin altındaki katmanları, anlatılmayan hikâyeleri ve gündelik hayatı açığa çıkaran yerel bir yüzleşmeyi mümkün kılıyor.
Ancak bu yüzleşmenin yarattığı etki müzenin içinde ilerledikçe çözülüyor ve yerini tuhaf bir yabancılık hissine bırakıyor. Geniş merdivenlerden inip sarayın alt katlarına ulaştığımda bambaşka bir coğrafyayla, trajikomik bir şekilde Efes’le karşı karşıya kalıyorum. Yazları çocukluğunu Efes’te, halasının yanında turistlere bilet keserek geçirmiş biri olarak, tanıdığım taşların arasında, aynı onlar gibi yabancı hissediyorum. Sarayın beyaz boyalı duvarlarına, yaldızlı Barok süslemelerine yaslanan bu “yeni” Efes Müzesi ise mekânda asılı kalmış, incecik bir iple tutturulmuş düğme gibi. Üstelik müzedeki eserlerin hepsi de Efes’ten gelmiyor. Efes’ten gelen Artemis Tapınağı heykellerine Samothraki Adası’ndaki ritüel heykelleri ve Antalya’daki Trysa Heroonu’nun kabartmaları eşlik ediyor. Yani müze ismini de “oralarda bir yer” özensizliğinden alıyor. Müzenin holüne, rastgele atılmış bir zarın parçaları gibi “yer”leştirilen bu kalıntılar da belli ki birbirlerini ilk defa orada görüyorlar.
Sarayın, tüm bu ironiyi meşrulaştırmak için bulduğu açıklama, holün başına duvar boyu astığı bir ilan: “Buluntuların II. Abdülhamid’in hediyesi” olduğunu yazıyor. İlanın büyüklüğünden ve hemen girişe yerleştirilmesinden bunun devam eden muhtemel yazışmalara karşı bir tür savunma niteliği taşıdığı izlenimini ediniyorum. Ama bahsi geçen meşruiyet, müzenin buluntuları bir araya getirip, sergilediği şeyin hikâyesini bir kenara koyarak -hatta yok sayarak- kendi anlatısını kurduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu haliyle müze hem sadece saklama işlevi görmüş oluyor ve süslü bir depodan öteye geçemiyor hem de her sergiyle sömürgeci ve koleksiyoncu pratiği yeniden üretmiş oluyor. Yeniden üretilen ve birbirini tekrar eden bu pratiklerin indirgemeci ve yüzeysel tavrı farklılıkları silikleştirip, çözünürlüklerini düşürerek eserleri eşitlenmiş ve homojen bir anlatının parçası haline getiriyor. Sahiden de “Viyana’daki” “Efes” Müzesi veya MET’in 6. ve 8. yüzyıllara ait Anadolu’nun bambaşka coğrafyalarından gelmiş iki buluntuyu aradaki 200 yılı konu dahi etmeden yan yana sergilediği ama sıcaklık, nem, ışık, mikroklima gibi ayarları ince düşünmeyi atlamadığı camekânları bize ne söylüyor? Bu fiyakalı vitrinlerin arasındaki boşlukları nasıl okumak gerekiyor?
Bu sorulara yanıt bulmak için atılacak ilk adım belki de güzellemeleri bir kenara bırakarak, müzeyi tarihsel seçiciliğin ve politik kurgunun aktif bir alanı ve faili olarak görmekten; pazarlama stratejilerinin ve görsel manipülasyonların bu mekânlardaki işleyişini kabul etmekten geçiyor. Hollanda merkezli Pressing Matter araştırma projesi mesela bu konuda atılmış sağlam adımlardan biri gibi. 2021‑2025 dönemini kapsayan uluslararası bir çalışma olarak hayata geçen proje, vitrinler arasındaki boşlukları okumayı, bahsi geçen camekânlarda hikâyelerin, kimliklerin ve nesnelerin nasıl kategorize edildiğini, kontrol altına alındığını ya da silindiğini görünür kılmayı hedefliyor. Mülkiyet, değer ve miras sorularıyla yola çıkan projenin çıktılarından biri de geçtiğimiz haftalarda açılan Shapeshifters sergisi. Amsterdam’da Framer Framed'de 11 Ocak 2026 tarihine kadar devam eden sergi temsil edilenleri dışarıda kalanlar üzerinden yeniden hayal ederek değişimi hayatta kalma stratejisi ve tahakküme direnme aracı olarak öneriyor. Bu ve benzeri araştırmalar alışık olduğumuz müze mitini kırarak sistemleri yeniden düşünmeye ve nesnelerin özgün hikâyelerini okumaya imkân tanıyor.
Efes Müzesi’nden geriye kalan sorularla saraydan çıkarken müzenin hediyelik eşya dükkanına uğramayı ihmal etmiyorum. Geçici sergilerin posterlerine, Avusturya'da Tatiller’in kartpostallarına, kitaplara ve çantalara hızlıca göz atıyorum. Mekânı dönen bir led tabelanın üzerindeki yazı dikkatimi çekiyor: Farklı dillerde “Sisi’nin alışveriş yaptığı yer.” yazıyor.



Yorumlar