Kinetik parazit

Rosa Barba, Frame Time Open sergisinden yerleştirme fotoğrafı, Fotoğraf: Andrea Rossetti, Sanatçının, Esther Schipper ve Vistamare’nin izniyle
Her şey projeksiyonun içindeki devasa ışık kaynağıyla başlar, gözünüz o ışık üzerinden havadaki toz parçacıklarını seçer, geç gelen izleyiciler ışığı teğet geçerek yerlerini bulmaya çalışırlar. Işık o kadar güçlü ve sıcaktır ki soğutma fanları devreye girer.
Vınnn…vınnn…
Ardından makinist, film rulosunu makaralara yerleştirir; şeridin kenarlarındaki delikleri dişlilerle hizalar ve filmi makinenin içine sürer. Makinistin fiziksel müdahalesi statik olan film şeridini hareketli bir nesneye dönüştürür.
Çıt…çıt…vınnn…
Sinema salonunun konforlu koltukları yerine, izleyiciyi arkasındaki küçük camın diğer tarafına, makine odasının hummalı doğasına davet eden bu sesler Rosa Barba’nın MAXXI’de devam eden Frame Time Open sergisinden geliyor. Ancak Barba’nın sinema araçlarıyla kurduğu düzenekler “göstermek”le ilgilenmiyor. Sergi bunun yerine sinemayı kara kutu olmaktan çıkarıp, akışkan beyaz bir küpün içine fırlatmayı tercih ediyor. Barba sinemanın teknik sözlüğünden ödünç aldığı kavram setini, zamanı ve mekânı; sahneyi görünür kılan analog zemini bitmiş bir şeyi değil de bir prototipi inceler gibi masaya yatırıyor; onu söküyor, parçalıyor ve ayrıştırıyor; tüm bunları yaparken düzeneği yeniden ama başka türlü işler hale getirmenin yollarını araştırıyor. Sökülen bu sinematografik düzeneğin her bir parçası, galeri mekânında kendi başına işleyen bir tür organizma, kinetik birer form olarak yeniden hayat buluyor.
Zaha Hadid’in fütüristik ve akışkan müze binası içerisine kurulmuş, kıvrımlı bir aksı takip eden eski usül, tıkır tıkır çalışan, metalik projektörler, birbirinin içine geçen makaralar, üzerleri kazılmış, dökülen, biriken, sarılan film şeritleri ve raylar… Barba’nın yeni makineleri binanın statik yapısına kinetik bir parazit gibi eklemleniyor. Projektörlerin uğultusu, film makaralarının sürtünme sesleri, kabloların duvarda açtığı yarıklar, ışığın zemin üzerine düşmesi… Sanki binanın içerisine sızan bir parazit binayı kendi amaçları için kullanmaya başlayıp yayılıyor; binanın sarmal duvarlarından, sessizliğinden, boşluklarından ve ışığından beslenip kendi dünyasını kuruyor; galeriyi, parçaladığı sinema anlatısının bir parçası haline getirip ele geçiriyor.
Barba, sinemanın geleneksel izleğindeki kapalı devre zaman yapısını bozarak işe başlıyor. Sinema salonunda başlangıcı ve sonu önceden belirlenmiş olan doğrusal zaman kurgusunu, galeri mekânında fiziksel bir döngüye, loop’a hapsediyor. Bunu yaparken zaman kavramını film makaralarının uzunluklarıyla eşleştiriyor; nitekim A Shark Well Governed adlı işinde, zaman hakkındaki spekülasyonlarını el yazısıyla kazıdığı film şeritleri, bir küpün etrafında döngüsel bir biçimde, sonsuz bir hareketle dönüyorlar. Barba, film şeritlerini birbirine bağlıyor, kesip yapıştırıyor, büküp bir rayın üzerinde üst üste koyabiliyor. Bu bozma eylemiyle birlikte zaman, hem dokunulabilir, yırtılabilir hassas bir maddeye hem de dondurulmuş, başlayan ve biten bir kurgu olmaktan çıkarak makinelerin ritmik devinimiyle ölçülen, ucu açık bir sürece dönüşüyor. Zamanın “tekrar” içinde aktığı, loop ortamında Barba’nın projeksiyon döngüleri ve makine yerleşimleri arasında dolaşan izleyici de zamanın neresinde olduğunu bilemez hale geliyor.
Zamanın sinemadan sökülmesi, Barba’nın sinemayı disiplinlerarası gri bir bölgede yeniden konumlandırmasına da olanak tanıyor. Bu sergide özellikle sinemayı resime temas ettirmenin yollarını araştırıyor ve soruyor: Sinema resime yaklaşabilir mi? Poised Compression (2013) işinde bir tuval gibi, duvara astığı çerçevenin içerisinde çelik askılara sarılıp duran sonra tekrar başa dönen film şeritleriyle ya da Solar Flux Recordings’te (2022) renkli cam panelleri sinema perdesindeki görüntünün üzerine düşürerek yaptığı biçimsel müdahalelerle sinemayı resmin mekânsal diline yaklaştırmayı deniyor. Barba’nın analitik yaklaşımı, sinemayı bir izleme deneyimi olmaktan çıkarıp, formlar arası geçişlerin denendiği bir sahaya dönüştürüyor. Sanatçının yarattığı bu yeni, melez düzenekler, sadece biçim arayışıyla sınırlı kalmıyor; aynı zamanda malzemenin potansiyeli üzerinden yeni bir temsil arayışına da giriyor.
“Dilin sonsuz üretken gücünü görünür kılmak mümkün mü?” sorusundan yola çıkan sanatçı, dili sadece bir iletişim aracı değil, mekânda inşa edilebilen bir kütle olarak ele alıyor. Binlerce metal harfin işlenmesiyle oluşan Language Infinity Sphere (2018), “okunan” dili, “elle tutulur bir varlığa” dönüştürerek temsil etmeyi deniyor. Harfleri alfabetik bir sıraya dizmek yerine onları küre formunda bir araya getirmesi, anlamın sabit bir düzen yerine her an değişebilen, şifreli (kriptografik) bir yapıya sahip olduğunu açığa çıkarıyor. Kelimeler bildiğimiz sözlük anlamlarından koparıldığında, bu küresel kütle içerisinde her an başka diller doğurabilecek bir potansiyele evriliyorlar. Yine buna benzer şekilde They Are Taking All My Letters (2025) işinde ise dikey yerleştirilmiş film şeritleri arkadan aydınlatılan bir yüzey üzerinde sürekli hareket ederek alışıldık sinematografik akışı fiziksel bir okuma sürecine dönüştürüyor. Susan Howe, Charles Olson ve Robert Creeley gibi şairlerin metinlerinden parçalar taşıyan bu şeritler, hareket ettikçe sürekli yeni dilsel dizilimler ve her an değişen anlamlar yaratabiliyorlar. Barba, dille kurduğu hareketli temsiller üzerinden izleyicinin konumunu da dönüştürmeyi deniyor: “İzleyiciyi, pasif birer seyirci olmaktan çıkarıp mekâna dağılmış dil parçalarını bir araya getiren aktif okuyuculara dönüştürebilir miyiz?”
Tık-tık... (ses uzaklaşır)… Vınnn…
Barba’nın galeriyi işgal eden kinetik paraziti, sadece mekanik gürültüden ibaret kalmıyor. Zamanı maddeye, dili kütleye, sinemayı ise ucu açık prototipe dönüştürerek bildiğimiz biçim ve temsil kodlarını geçersiz kılan bir deney alanı yaratıyor; onu çevreleyen, ona dokunan veya önünü kesen her parçayla birlikte izleyiciyi de bu dinamik sistemin kaçınılmaz bir bileşeni kılıyor.



Yorumlar